 B U L D U M! Zamanı kovalamaya müptelayım. Bu kesin.
Bir tarih verdim diyelim ve günler aylar geçti.. O tarih geldi; o iş yapıldı, sırasıyla şunları hissederim: 1-Şaşkınlık 2-Korku 3-Hayranlık İlk ikisi açık ve net; gene de içini doldurayım mı? Gerek yok sanırım. Asıl ağır olan üçüncüsü, yani hayranlık. Bu hayranlık "Şimdi"nin gücünden kaynaklanır. Tarih verilmesi ve bir çırpıda o tarihe geliniyor olması, bu farkındalık, Eckhart Tolle'nin kendini adadığı "Şimdi'nin Gücü" kadar çarpıcı bir etki yapıyor üzerimde. Bu satırları yazarken çılgın bir piyano virtüözü gibi hissediyorum kendimi. Çılgın bir piyano virtüözü gibi hissediyorum çünkü: 9 Mayıs'ta "Salı günü geldiğinde görgü arttırma aktivitesini bu kadar aceleye getirmek saçma görünüyor gözümüze. Sergi ( Tasarım Kentleri ) 10 Ağustos'a kadar açık ve Nil ile gitmemek için bir neden yok ortada." diye yazmıştım. Bu yazının üzerinden kendi hayatıma dahi yabancılaşabileceğim hızda bir dört ay geçti. Ne zaman geçti, nasıl geçti hiç sorma ve ne olduğunu dahi anlamadan kendimi 10 Ağustos'ta İstanbul Modern'in kapısında buldum. Günlerden pazardı, İstanbul henüz uyanmamıştı; ama ayakta olması gereken tüm sanat severler ve bizim gibi "tuz"lar ayaktaydı. (Çorba filan işte) Saat 10:30 civarındaydı, kapıya vardığımızda içeri girmek için oluşan kısa kuyruğun sonuna ekledik kendimizi. Bu kuyruk yoğun ilgiden değil de sanat severlerin grup halinde dolaşmasından kaynaklandı. Çünkü bana "Üç kişilik bir grup mu yoksa birbiri ile alakasız üç kişi mi daha kalabalıktır?" diye sorarsan cevabım "birbiri ile alakasız üç kişi" olur. Çünkü bu durumda arkadaşa takılma söz konusu değildir (ortak zevkler diye de bir şey vardır, kabul) rahatlıkla özgür iradeden söz edilebilir. (Yazının kaydığı bu nokta beni hisssizleştirdi açıkcası, şimdi az önceki çılgın virtüözden eser yok!) İşte o üç kişiden biri Rıfat Özbek'ti. Yazı fakat (evet, sırası bu) Rıfat Özbek üzerine kurulu değil tabii ki; çünkü modayı takip etmem (ama Süper Alışveriş dergisine aboneyim, yanlış olmasın) Bildiğim bir şey varsa kot, tişört ve spor ayakkabıdır o kadar. Bu noktada en özel kıyafetlerini giymek için alışiveriş merkezine gidecekleri günü seçen kadınları anlamamı beklemeyin benden. Yazı şirazesinden çıktı ve bundan sonra bir soru cümlesi ile devam edecek olsam: "Ay peynirden mi yapıldı?" favorim olurdu. Şu anda her şey birbiri ile bu kadar alakalı. Ne var ki Rıfat Özbek üzerinden devam etmek için karşı konulmaz bir istek duyuyorum (Doğru, ne yazacağım şu an şekilleniyor ve evet, haklısın, "Bu ne sorumsuzluk böyle") 
Robert Mallet'in 1925 yılında tasarladığı koltuğun ya da Josef Hoffmann'ın 1904 yılında Waerndorfer ailesi için tasarladığı çatal bıçak takımının Özbek'in tasarımlarına bir etkisi olur mu dersiniz? Neden olmasın? Komşu modacıdan değil de bir koltuktan beslenmesi özgünlüğüne helal getirmez. Ayrıca bu nasıl bir tasarımdır ki, onu gördüğüm ilk an koltuktan bahsedeceğim yazının hayalini kurdum. Belki de içimde tekrar uyanan bu coşkunun kaynağı turkuaz koltuktuktur; hatlarının keskinliği ve belinizi rahata davet eden o açı. Ah o açı... Sanattan, tasarımdan anladığım söylenemez; çünkü sanattan anlayan insanların sanat ile ilgili tüm teknik ve kitabi bilgileri ezberlerinden anlatmaları gerektiği gibi şahsi bir tanım yaptım kafamdan. O yüzden sanata, yabancı dil için kullanılan bir yöntem ile yaklaşıyorum: Dilini bilmediğiniz bir ülkeye yerleştiğinizde eş-dostun "Televizyon izle, dilini üç ayda öğreniverirsin" tavsiyesine benzer bir mantıkla sergi geziyorum ben. Girişte 3 YTL ödeyerek kiraladığım telefon şeklindeki Elektronik Rehber ile bilgimi arttırma çabalarım, Nil sayesinde peşpeşe sekteye uğradı, belki de bundandır. Tasarım Kentleri sergisini gezdikten sonra hemen yan tarafta yer alan "İğne Deliği Fotoğrafları” sergisini de gezdik. Bir yanda hayallerimi süsleyen Canon G9, diğer tarafta çay kutusundan yapılmış fotoğraf makinesi. "Evden biri"nin fotoğraf sanatına merakı malum.. Ben böyle hayran kalınca kutuya O, "Bunu ben de yaparım, ne var!" diye diklendi. Sonra aile boyu paketti dev kibrinin sırtına binerek evin yolunu tuttuk.
Nil'in Dünyası'nda Son Günler:
Yolunuza Çorap Teki Çıktığında...
Kitap: Pisi Kedi - Yazan: Lara Jones Ayak No:19 |